25 Eylül 2012 Salı

Drive Soundtrack





Drive adlı muhteşem filmin en az kendi kadar muhteşem bir de albümü var. 
Filmin soundtrack'lerinden oluşan albümün tamamı elektronic-pop parçalardan oluşuyor.

Filmin etkisi zaten insanın üzerinden henüz çekilmemişken, duyulan mükemmel sound'ların insanı daha sonra albümünü dinlemeye yöneltmesi bütün sahneleri kare kare ölümsüz kılıyor.


Albümü oluşturan parçalar:


1) Kavinsky & Lovefoxxx - Nightcall


Bu parça sanırım içlerinde en efsane olanlardan biri. Uzun zamandır takipçileri varmış fakat ben film sayesinde keşfettim. Filmin yapısına, oyuncunun gerçekten de bir "arama" yaptığı sahneye cuk oturmuştu ayrıca.

İnanılmaz şeyler hissediyor insan; 

I'm giving you a nightcall to tell you how i feel
I want to drive you through the night, down the hills
....

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you, boy
But you're still the same
...


2) Desire - Under Your Spell



Diğer inanılmaz parça da Desire'dan.

Filmdeki versiyonda 3 cümle dönüp dolaşıyor, vocal o kadar naif bir sese sahip ki insanı alıp götürüyor.

I don't eat
I don't sleep
I do nothing but think of you


Herkesin işte tam olarak bu "3 cümleden ibaret" hissettiği günleri vardır ya, işte o anlara geri dönmek, o duygulardan çıkmamak için şarkıyı da geriye, geriye ve geriye sarası geliyor insanın.



22 Eylül 2012 Cumartesi

Neredesin Firuze ?

Son zamanlarda(!) çekilmiş en güzel, en duygulu, en keyifli film.
Nerdesin Firuze'nin yeri benim için bambaşka. Hem yurdum manzaralarını hem yurdum insanlarını temel alarak oluşturulmuş kaliteli bir "melodram".

Kendine has çekim teknikleriyle oluşturulmuş birbirini takip eden sahneleri, geçişleri, renkleri; her daim favorilerim Haluk Bilginer-Cem Özer başta olmak üzre yetenekli oyuncu kadrosu...


Film gösterime girdiği günden bu yana çokça eleştirilmiş. Yönetmen Ezel Akay'ın reklamcılıktan gelen geçmişinin filmin "hikayesini" anlatmakta yeterli olamadığından, senarist Levent Kazak ile uyuşamadığından dem vurulmuş. Nitekim hikaye oldukça klasik, "Unkapanı Masalı" deniyor ya, "Abuzer Kadayıf"lar şunlar bunlar; bir çeşit keşfedilmeyi bekleyen cevher öyküsü.

Fakat dikkatimi çeken bir nokta var; filmin görselliğine, karakterlerin "janjanlı takımlarla" karakterize edildiği hallerine kimse dokunamıyor. Bir izleyen olarak beni tutan da buydu zaten.

Bana kalırsa filmin esas esprisi o bahsettiğim ve bahsedeceğim renkli yapısıyla tempoyu düşürmeye olanak vermeyen hali. Birbirinden kopuk hikayelerin yine aynı karakteristik yöntemlerle bir araya getirilişini ben de başarılı buldum.

Bir de kendimi bildim bileli küçük insanların büyük dünyalarını aktaran hikayeleri hep ilgiyle dinlemiş/izlemişimdir. Filmin vasat insan grubu, sürdükleri hayat ve verdikleri şakayla karışık tüm mücadele bana başka başka hayatları; şöhret uğrunda savrulanları ve "hayatı başka taraflardan yaşayanları" çağrıştırır.

"Neredesin Firuze ?" bu yüzden eşsiz ve bu yüzden "sevenleri" için 2004'ten beri unutulmaz bir yerde...



Gelelim filme.


"Umut Müzik A.Ş." Unkapanı Plakçılar Çarşısı'nın bir yerlerinde, borçlarıyla, sıkıntılarıyla, harala gürele var olma savaşı sürdürür. İşbu sıkıntılar esnasında borçlandıkları mafya vari kimseler asla peşlerini bırakmaz.

Umut Müzik adlı çakma A.Ş. derken yapımcı kisvesi altında Haluk Bilginer, Cem Özer, Ruhi Sarı'dan bahsediyorum.




Ragıp Savaş Umut Müzik'in şimdilik starıdır fakat yeterli gelmez. Yeni bir yetenekle parlamak uğruna Almanya'da düğünlerde ortaya çıkan "Ferhat"ı (Özcan Deniz) yanlarına alırlar.





Filme rengini katan bir diğer star da Ata Demirer.
Zaten müzikal bir geçmişi olduğu için Mr Gürtop rolünün altından başarıyla kalkar ve güldüren sahneler Ata Demirer'le başlar.






Filmin klasikleşmiş kurgusunu kıran mistik öge Demet Akbağ'ın canlandırdığı esas kadın, "Firuze" karakteri. Firuze karakteri ekrana girdikten sonra hikayeyi bir bilinmezliğe doğru çeker. Nereden geldiği bilinmeyen zengin kadın, televizyonda gördüğü Ferhat'a aşık olur, ondan etkilenir ve yardım elini uzatacağını söyler.



Hem filmin başında hem de arada sırada ettiği filozof vari sözleriyle Firuze mistik karakterini pekiştirir.


Daha sonra karakterler kendi içinde sınıflanmaya başlar. Film boyunca kösele ayakkabılarından, iç fanilalarına kadar frapan renklerde takımlarla boy gösteren ana isimler renkleri gibi kişilikleriyle de başka başka karakterler üstlenirler.

Komik gelecek ama bana bu anlamda alaturka versiyon "Rezarvuar Köpekleri"ni çağrıştırmadılar değil.

Hesaplayan adam Sinan Özer, keyfine düşkün Haluk Bilginer, görev adamı Ruhi Sarı ve içli türkücü Ragıp Savaş filmde ayrı ayrı güzel hareketler oluştururlar.



Ferhat'ın sanat dünyasına kazandırılma çabaları, Firuze'nin filmin sonlarına doğru açıklığa kavuşan esrarengizliği, "topuktan vuran" mafya ordusunun klişeyi bozan komik halleri filme dinamizm getirir.




Topuktan vurmak için alacaklılarından "mermi başı 3'er lira" alan tetikçi Ezel Akay epey güldürmüştü.



Filme bir başka tat katan ufak karakter de dindar ev sahibi Hamdi Alkan'dı.



Sonlara doğru gerçekleşen düğün sahnesinde Miniatürk gibi dizi dizi yapılmış İstanbul'un tarihi eserlerinden oluşan düğün pastalarından, düğünün dağılmaya ve pastaların havaya saçılmaya başladığı anlarda, camileri toparlayıp "günahtır günahtır!" diye kaçırmasını unutamıyorum.


Filmin bir başka özel yanı da binbir türlü Türk müzisyenin kattığı müzikal havaydı.
Film için bir çok şarkı yeniden düzenlenmiş, ayrı ayrı sanatçılar tarafından seslendirilmişti.


İşte onlardan bazıları:

İçlerinde en önemlisi Özcan Deniz'in "Cahildim" yorumu olmalı. Parça dinleyenin tarzına uysa da uymasa da, bu yurdun insanı olmaktan mıdır nedir, insanı çok etkiliyor. Bir yandan şarkı seslendirilirken bir yandan da Haluk Bilginer'in serzenişlerini izlemek çok güzeldi:



Kara Sevda'nın Özlem Tekin'ce Karadenizli yorumu:




Beni Affet:




Ve tabii ki filmin esas şarkısı, esas beşlinin unutulmaz performansıyla:



Yani demem o ki, filmin "alaturka ruh esprisi" izleyeni bir yerden sonra bütünüyle içine alıyor.



Film ayrı bir kaç finale sahip. Bir intihar girişimi, Firuze'nin eşgalinin ortaya çıkışı ve Vatoz A.Ş. adı altında beşlinin silkelenip tekrardan canlanıp müzik ve film piyasasını ele geçirişi.

Masal bu ya, sonunda her şey izleyenin yüzünü güldürecek cinsten efsanevi şekilde yerli yerine oturuyor ve beşli voleyi vurmuş oluyor.


Sonuç olarak film insanı ciddi anlamda güldürebilecek, vaktini inanılmaz bir keyfe ve görsel şölene çevirebilecek güçte. Hatta kurgusu biraz daha iyi organize edilip perdeye aktarılabilseydi çoğu kıstaslamada bir "kült"e dönüşebilirdi bana kalırsa.

Paket kağıdı giysili karakterleriyle, film boyunca ardı kesilmeyen ince esprileri ve göndermeleriyle "Neredesin Firuze" söylediğim gibi eşsiz nitelikte.



Hala izlemeyenlerin derhal izlemesi, izleyip az da olsa keyif alanların tekrarlayarak filmden farklı tatlar alması ve eğlenceli oyunculuklara şahit olması önemle tavsiye edilir :)





20 Eylül 2012 Perşembe

Lilja 4-ever (Daima Lilja)




Filmin ismi, özellikle Türkçe'ye çevrildiğinde, kulağa çok dramatik geliyor. Böyle ince sesli bir kadın konuşarak Lilja adındaki bir kızı avutuyormuş gibi: "Daima, Lilja"

Filmin posteri öyle güzel ki.
Bir kere Oksana Akinshina'nın masum güzelliğinin, yüzündeki ağır makyaja tezat olarak ortaya çıkışı insanı çok etkiliyor.

Üstelik bir postere filmin baş rol oyuncusu olsa dahi tek bir "kelle" fotoğrafı yapıştırmak kısıtlı değil midir ? Ama Akinshina'nın yüzünde her şey var. Korku, endişe, dinginlik, kendinden eminlik, kararsızlık... Bu kadar duygu zenginliği varken kısıtlayıcılık da ortadan kalkmış oluyor her halde...

Bir de fotoğrafın tam net olamayışı, sanki hareket halinde çekilmiş gibi, sanki "Lilja buraya bak!" denmiş ve Lilja başını döndürüp bu ifadeyle objektifi görüp "Ne var?" demiş gibi...



2002 yapımı Lukas Moodysson imzalı film, hem beyefendinin hem de içerisine kendimi de alabileceğim Moodysson hayran grubunun baş tacı, baş yapıtı.

Bunun kaynağını kurgusundan; oyunculuklarından ve işlediği "modern kölelik", "çocuk ticareti" gibi alt başlıklardan alır.
Hikayede dayanakları sağlam temellere dayandırılmış bir dram vardır ve izleyen tek bir saniye dahi yönetmeni, kurguyu eleştiremez. Acı bir yaşam bütün netliğiyle gözler önüne serilir.

İsveçlli yönetmen Moodysson'ın imzasını taşıyan favori filmler arasında Tillsammans, Fucking Amal, Ett Hal I Mit Hjarta ve Mammoth var. Zamanı gelince hepsini teker teker paylaşmak isterim.




Lilja Estonya'da yaşayan bir ailenin tek çocuğudur. Ailesi çekirdeğin de çekirdeğidir çünkü aile sayabileceği bir tek annesi vardır. Annesi bir barda dansçı(?) olarak çalışır, yaşadığı bölgedeki hayat şartları ona hem yaşayabilecek kadar para hem de düzenli bir aile hayatı hakkını aynı anda vermez.

Bu nedenle zamanı geldiğinde -Lilja nispeten çocukluktan sıyrıldığında- internette tanıştığı sevgilisiyle Amerika'nın yolunu tutar. Bu gidiş hiç bir zaman Lilja'nın hesap ettiği gibi olmaz, annesi hiç bir zaman, ona söylediği gibi, önce kendisi gidip daha sonra "Lilja'yı yanına almak için" geri gelmez....

Üstelik annesinin gitme vakti geldiğinde filmin en acıklı tablolarından birini izleriz:

Annesi tüm soğukkanlılığıyla "Ben gidiyorum." der.
Beraberinde götürülmeyip daha sonra alınacağını son anda öğrenen Lilja annesine dudak büker, yüzüne bile bakmaz.
Annesi sandığımdan da kolay oldu bu ayrılık süreci diye düşünür, "Peki o halde..." deyip yola koyulur.
Henüz 20 saniye geçmeden Lilja evden fırlar, merdivenleri üçer beşer atlar ve arabaya binmekte olan annesinin boynuna yapışır.

Çığlık çığlığa ağlar.  "Beni bırakma, anne."

Fakat annesi çoktan kafasına koymuştur. Lilja'dan uzakta, bütün sorunlardan ve anayurttan kilometrelerce ileride, refah bir yaşam sürmeyi istemektedir. Lilja'nın savunmasız ve terk edilmiş çığlıklarına karşılık gözlerinden istemsizce yaşlar süzülür. En sonunda boynunu bırakmayan Lilja'yı hafifçe öteler, "Seni arayacağım!" der ve Lilja'ya hayatında söyleyebileceği son yalanı söyler.


Arabanın peşinden koşup en sonunda bitkin düşüp yere kapaklanan Lilja, izleyeni en az kendi kadar ağlatır.



Gelelim duruma annesinin gözünden bakmaya kendimizi zorlamaya...

Nedir annesini buralardan, öz kızından uzaklaşmaya iten sebep ? Bir insan neden vazgeçer bütün varlığından ve zar zor tanıdığı bir adamla kaçar yurdundan ?


Bir dramdan bahsettiğimi söylemiştim. Filmin sonunu gösteren ilk sahneler, zaten " Buraya sonu kötü biten bir film izlemeye geldin sevgili seyirci!" der, bunu anlıyoruz.

Fakat bunu anlamak aynı anda Lilja'nın annesini anlamayı da gerektirir. Zaten bana göre Lilja'nın dramının daha ilk saniyelerde bu kadar net bir şekilde gözler önüne serilmesi, annesinin gidişine bir dayanak hazırlamak içindir.

Annenin gidişi; Estonya'nın o "Paldiski" kentinde gerçekten kötü bir hayat yaşadığını gösterir.
Zamanla insan olmaktan sıyrılıp "içinde insan barınmayan bir kadın bedeni" olmaya zorlandığı anlaşılır. O oralardan gitmeye çalışırken dayanabileceği tek güvencesi "beraberinde çocuğunu getirmesini istemeyen" bir adamdır.

Dünyanın en kötü şeyini yapar. Çocuğuna kol kanat germektense onu hayatından silip kendine bir mutluluk yaratmayı ister. Peki yaratabilir mi ? Bilemeyiz...



Dünyanın en kötü yüzüne, soğuk bir kentte tek başına şahit olmaya hazırlanan Lilja, dramını "annesizlik sebebiyle, annesinin gölgesinde" yaşar.

Şunu iyi biliriz ki, Lilja ne yaşayacaksa annesi çoktan benzerlerini yaşamıştır. Belki annesi Lilja'yı her görüşünde hem kendi geçmişini hem "Lilja'nın kaçınılmaz geleceğini" görmektedir.

Çünkü bu hikayede sürprizlere yer yok. Gerçekler ekranı tırmalayacak şekilde.
Ve bir şeye daha yer yok: "psikopat bir annenin çocuğunu terk ediş öyküsünün klişeliğine".

Evet inanması güç ama bu gidiş, içerisinde çok fazla şey barındırır, filmin sonunu çoktan başında getirir fakat asla ve asla "anlamsızlık" ya da annesinden tereddütsüzce nefret etmemizi sağlayacak bir "keyfilik" izleri taşımaz.


Buradan sonrası ağır adımlarla, iç burkarak gelişir. İç burkan detay Lilja'nın hayata karşı tükenmeyen umududur. O iyi bir insan olduğu için, hayatın da tüm iyilikleri ona er ya da geç beyaz mendillerde sunacağını hayal eder. Bu nedenle görebildiği ilk ışık olan "Andrei"ye, filmde milyonlarca umut yıkan sahne gerçek olduktan sonra, sıkıca tutunur, ona inanır.

Ona ışık gibi görünen fakat karanlığın ta kendini hazırlayan Andrei, Lilja'nın yaşamını soldurur.

Bu noktadan sonra kadın köleliği; "modern yaşamın kirini oluşturan" fuhuş ticareti -üstelik çocuklardan sağlananı!- gözler önüne serilir. Lilja artık kendisinden başka herkese ait olan bir bedende oradan oraya savrulmaktadır.

Çıkış yolu, sığınak, umut yoktur. Kaçınılmaz son gelir...



Şimdi içerikten bağımsız olarak üzerine düşmek istediğim bir kaç karakter var.

Öncelikle tabii ki, Valodja...




Bu küçük bızdık Lilja'ya olan aşkını her frsatta dile getirir. Aynı zamanda Lilja'nın en sadık yoldaşıdır. Estonya'da kaldıkları süre boyunca birbirlerinden ayrılmazlar.

Valodja Lilja'nın olmadığı bir yerde yaşamayı reddeder. Zaten öyle düz, öyle insansız bir yerdir ki orası, Lilja Andrei'ye kapılıp evini terk ettiğinde Valodja bir yerlerden yürüttüğü küçük haplarla "sonsuz mutluluğuna" gider. Filmin en güzel kısmı Lilja-Valodja ilişkisiydi.


Daha sonra Lilja'nın hayatındaki hıyanetlerin baş mümessilleri Natasha ve Lilja'nın annesi tarafndan emanet edildiği teyzesi.


Natasha, zaten yalnız kalmış Lilja'yı daha da yalnız bırakır. Bir gece seks karşılığında tanımadığı birinden para alır, bir tomar parayı yakalayan babasına paranın Lilja'ya ait olduğunu söyler.

Babasının ve dedikodunun salgın gibi yayıldığı yaşıtlarının Lilja'ya "fahişe" damgası vurması çok kolay olur. Ne de olsa o yalnız, "ailesiz" yaşamaktadır.


İşin acıklı yanı, bir süre sonra parasızlık ve çözümsüzlükten Lilja gerçekten fuhuşa girişir.
Çünkü yaşadığı ıssız yer "tek sermayesinin kendi bedeni olduğunu" her geçen gün daha fazla yüzüne vurur.



Ve teyzesi...
Lilja'yı kirasını ödeyemeyeceği gerekçesiyle kendi evinden çıkarıp köhne bir daireye atan teyze, Lilja'ya asla sahip çıkmaz. Başına gelebilecek her türlü tehlikeye karşı olan savunmasızlığını, onu savunmasız bir eve atmakla pekiştirir.





Film başından sonuna kadar kapitalizm göndermeleriyle Amerikan düzenine verip veriştirir.
En iç boğucu sahnelerde görünen o sinir bozucu palyaço suratlı Mc Donalds görüntüleriyle mi desem, refahın üst safhada yaşandığı ve dışarıdan bakıldığında cenneti andıran Avrupa görüntülerini mi söylesem...

Yönetmen o kadar güzel bir pencere sunuyor ki, kendinizi gündelik yaşamın bir bölümünde az sonra Mc Donalds'tan arkadaşlarıyla gülüşerek çıkıp gidecek, ya da hemen arkada görünen parklardan caddelerden fütursuzca koşup geçecek zannediyorsunuz.

Gerçeklik ve mutluluk kavramı sonuna kadar sorgulanıyor.


Binlerce simge var. Lilja'nın yalnızlığıyla boğuşurken annesinin tek fotoğrafını yırtması, sonra pişman olup yapıştırması, en sonunda onu da yakması. O çekişkiler, o umudu bekleyişler insanın kalbini yerinden oynatır cinsten.


Hele Lilja'nın bozuk makyajlı yüzü.
Maskelendirilmiş çirkinliğe hemen hemen her duygu yüklü film gönderme yapar fakat bu sahne beni gerçekten hepsinden çok etkilemişti. Bir küçük sahnede karmakarışık olmuştum.


Lilja'nın "efendisi" bir adrese gönderilmeden önce Lilja'dan tipini düzeltmesini ister.

Bütün o ruh çöküntüsü, güzelliği çarpıklaşmış dünyası Lilja'nın yüzünde sonunda öbek öbek kırılır.
Boca edilmiş rujundan kocaman kocaman kelimeler okudum: "ALIN SİZE GÜZELLİK!" Üstünü örtmeye çalıştığınız, hayatımı soldurduğunuz bedenimde, işte güzellik! İşte düzelttiğim görüntüm ve makyajım...



***
Makyaj hakkında bana kalırsa yanlış bir algı var çoğu kafada.
Makyaj çirkinliği örtüp asla güzel yapamaz, bu anlamda dramatik bir değer taşımaz, aldatıcılığı da yalnızca aldanmak isteyen içindir. Makyaj yalnız güzel şeyleri daha güzel yapar ve çirkinlikleri daha çirkin. Üzerinde oynanmış, gerçekliği zar zor döndürülüp yakalanmış saliselik pozlar gelmesin aklınıza, konu "çıplak gözle bakmak" olduğunda çirkinlikler hep koyverir. İlerleyen teknolojiye ve tüm üstün maskeleme tekniklerine rağmen savunduğum tek şey bu.
Makyaj hiç bir çirkinliği gözlerden saklayamaz.
***




Film biterken, yeryüzünün iki meleği Lilja ve Valodja'yı melek kanatlarıyla Paldiski'deki gibi top oynarken görürüz.
Meleklik kisvesini çok hak ettiği halde hayatı süresince elde edememiş çocuklara filmin bir armağanıdır o kanatlar.

Hikayenin orada bitmediğine, yeryüzünde kanatlanıp uçamayan tüm çocukların birer melek olup uçtuğuna inanmak isteriz.




İnsanı düşünmeye sevk eden tüm sahneleriyle, içerdiği her küçük detayı ve duygusuyla eşsiz bir film. Çok fazla dram çekilmiştir, çekilecektir ama Lilja'nın ahşap bir banka kazıdığı "sonsuzluk hayali"; izlenmeye en değer olanlarından...









14 Eylül 2012 Cuma

Paten



Bugün Bahar'la kendimiz için bir ritüel başlattık.




Zamansızlıkla bahane edilmiş sporsuz hayatım, bugün uzun bir aradan sonra en yakın arkadaşımla edindiğimiz patenler sayesinde canlandı.

Evimin semti Süreyyaplajı'ndan Caddebostan'ın sonuna kadar patenle gittik, ben yanıma akbil vs tarzı bir ulaşım kartı almayı unutmuştum, bunu bir işaret sayarak eve geri dönüşümü de patenle yaptım.

Sanırım tüm gün 20 km'ye yakın paten yaptım, bu benim için efsane bir skor.

40 yılda bir motorsuz araç kullanan her Türk vatandaşı gibi ben de tüm gün "ah biraz daha bisiklet yolu olsa, ah patenle-bisikletle her yere gidebilsek, ah bu devlet..." dedim. Haklıydım da...

Dünya'nın en pahalı benzinini kullanan bir ülkeye göre benzini çok fazla kullanıyoruz. Sanki yollar, caddeler, trafik(!!) çok matah da; bir de 20 yaşımıza gelir gelmez "baba araba :'( " diye sayıklıyoruz.

10 senelik bale eğitimi mazimden sonra, her şeyi bıraktığım sene oturduğum yerde tam 10 kilo aldım. Spaghetti makarnadan tortiglioni kalın kesim İtalyan hamuruna döndüm.

Tanrım ben bunca zaman ne yapmışım. Arkadaşlarla buluşmak için, patenle topu topu 25 dakikalık mesafeye taşıt kullanarak gidip, yağlı latteler içip mahvolmuşum.

Bugün onca ter döktükten sonra bir keyif kahvesi içelim dedik, vallahi içimden latte matte geçmedi; gittim göğsümü gere gere "SADE FİLTRE KAHVE" dedim.

Yani insan aslında biraz kıpırdayınca aniden moda giriyor, sağlık düşmanı her şeye savaş açıyor.
Kendini Usain Bolt falan zannediyor.

ZANNEDELİM, PROBLEM YOK. Yeter ki bir heves olarak sönüp kalmasın.

Bundan sonra hareketi elden bırakmıyorum. Resmen canlandım bir günde. Çürümeye son!

Not: Paten yaparken çocuk gibi görünür müyüm diye alırken de, kullanırken de biraz çekingenlik yaşadım, ama kayarken etrafımda tonlarca patenciye rastladım. Meğer sporun her türlüsü mübahmış, hele bunda uzmanlaşıp inanılmaz estetik kayanlar da cabası!









12 Eylül 2012 Çarşamba

Incendies (İçimdeki Yangın)




2010 Kanada yapımlı bir film.

Lübnan asıllı Kanadalı Wajdi Mouwad'ın tiyatro oyunu daha sonradan Dennis Villeneuve eşliğinde sinema perdesine aktarılır.





Eserin sahibi Mouwad gibi Incendies de Kanada'da yaşayan bir Lübnan hikayesidir.


Dünyada varolmuş ve varolacak olan tüm acı gerçekleri mükemmel bir kurguyla birbirine bağlar film. Buna iyi oyunculuklar eklenir ve ortaya izleyenin aklından atamayacağı bir 130 dakika çıkar.
                                                                     

                                                                     ***

Ben tohumları Orta Doğu'ya ekilmiş olup da iç burkmayan bir hikayeyle hiç karşılaşmadım. "Bu hep böyle midir ?" diye merak edip etrafıma sordum, onlar da karşılaşmamış.

Geçirdiği en şanlı, en tertipli bürokrasilerde, toplumsal düzenlerde dahi Orta Doğu'da hep kanayan bir yara var.

Dünyanın başka yerlerinde yok mu ? Var.

Ama bana göre; "insanların güçlüler/zenginler tarafından koyun gibi güdüldüğü", "etki altında kalarak birbirine düşürüldüğü", "kardeşlerin hala birbirini öldürmekte olduğu", "savaşlardan belini doğrultamamış", "cahil/aç/açıkta bırakılıp kötü yetiştirilmiş, dolayısıyla çoğu zaman 'dinle dejenere olup' kendini temize çıkaramamış"; böylece "Müslüman olmak ve olmamak meselesi hep saldırganlıkla/terörle eş tutulmuş" bir coğrafya daha yoktur Dünya üzerinde.

Dolayısıyla hep acı, hikayeler hep hüzünlü.

Derinlerde ciddi bir kültür birikimi var, son derece ağırbaşlı ve oturmuş cinsten; yüzyıllarca üzerine eklene eklene dağ olmuş cinsten. Fakat bunu yalnız gelenek-görenek seviyesinde değerlendirip sosyal yaşamında geçmişinden asla ders alamayan bir eksiklikten söz ediyoruz.

En başa dönüyor.
Dolayısıyla hep acı, hikayeler hep hüzünlü.


                                                                       ***






Sıradan 2 çocuk annesi bir kadının aslında hiç de sıradan olmayan hikayesi ölümünden sonra ortaya çıkar.
Kadının hayat hikayesi o kadar acıklıdır ki, tamamını kendisinin dahi ölümüne sayılı günler kala öğrenmesini bir kenara bırakın, yaşarken kimselere söyleyemez.

Bütün hayal kırıklıkları, göz yaşları, kelimelere dökülür ve çocuklarına, çocuklarının ölmüş sandığı babalarına birer mektup olup kalır.







Film boyunca Nawal Marwan'ın hayatına geri dönüşler izleriz. Gençliği, erişkinliği çok sürükleyici bir şekilde akar gider.


Filmin her saniyesinde Lübnan'ın iç savaşları gözler önüne serilir. İyiden iyiye karışmış bir düzenin kadını olmak ne demek anlarız.


Üstelik ortada sabit dengeler de yoktur. Taraflar sürekli değişmekte; toplumsal hakimiyet savaşı habire Müslümanlar, Hristiyanlar, direnişçiler, mülteciler arasında dönüp durmaktadır.
Bir an bir safda yer alan ertesi gün gözünü kırpmadan karşı safa geçer, ortada oturmuş bir değer uğruna verilmiş bir savaş yoktur.



Buna rağmen sokaklar her daim kan gölü, yıkık dökük.



Aslında henüz ilk sahnelerde o dizi dizi yetimhane çocuklarının saç tıraşıyla anlarız neyle karşı karşıya olduğumuzu.

Bilinmezliğe doğru, içleri kinle doldurulmuş küçük baloncuklar olarak savaş alanlarına uçurulur o çocuklar.




Filmin sonlarına doğru Allen Altman da aynı sözcüğü kullanır. "Kin" bu anlaşmazlıkların baş sebebidir.

Bu kısım önemli, çünkü topuğu üç küçük nokta dövmeli çocuğun gözlerindeki kin onu ileride atik bir nişancıya, bir işkenceciye, bir cellada, bir tecavüzcüye; hayatını çoktan mahvettiğinde ise sıradan bir insana dönüştürür.







Aynı kin zor dönemlerde bir kadını hayata karşı savunmasız ve dirayetsiz kılar. Öyle ki kendi duvarlarını kendi örmek zorunda kalır, kendi sığınaklarını yaratır. Nawal güç bela alıp yarıda bırakmak zorunda kaldığı üniversite eğitimi ile siyasi bir dergide çalışır. Hayat karşısında yalnızlık çeken kadının artık tek dayanağı fikirleri, tek ailesi ideolojisi çemberinde birleştiği arkadaşları olur. İradesini çelikten yapar ve bu uğurda gözünü kırpmadan tetiği çeker.







Bu ona acıların en büyüğünü yaşatacak olan hapishane yaşamının kapılarını aralar. Aklı başında; kendisi,  çevresi, ülkesi için verimli olabilecek bir kadın; çürümüş bir hapishane hücresine, kokuşmuş zihniyetlerin arasına sıkışıp kalır.


15 sene boyunca acıların en büyüklerini yaşar, fakat acıları hapishane eşiğini geçtikten sonra da onun peşini bırakmaz.


Peki siyasi düşüncelere sahip olmak hep bir kin temeline mi dayanır ?
Siyasi düşüncelere sahip olmak hep sonu acıyla biten hapis yaşamları mı getirir ?
Refah düzeyi bu tekrar edip durduğum "kin"den arınmış düzenlerde siyaset bir gerekliliktir, ancak bu hikayede olduğu gibi yaşamlar ölüm ve kalım arasında siyasetin tam göbeğine konduğu, bütün sınırlar ihlal edildiği anda bir tehlike arz eder.







Aslında filmin kilit noktasını oluşturan drama daha önceden Oldboy'da rastlamıştık. Fakat Oldboy'da bu durum tek yönlü olarak veriliyordu.

Ensest, Incendies'de ancak bütün dramın acıklı bir sonucu. Çünkü hikaye karakterlerinin bağlantı şekli ve olay gelişimi son derece doğal ilerliyor. Oldboy'da dış etkenlerce kasıtlı olarak verilen çarpık ilişki bu filmde doğal seyirde ilerleyince izleyen üzerindeki duygusal çöküntü daha da artıyor.


Filmde aile dramı, ailenin bütün fertlerince öğrenildiğinde herkes bir suskunluğa gömülür. Bu suskunluk filmin bitişine denk geldiği için "susmanın" somutlaşmasını da izlemiş olmak beni mutlu etti.
Son sahnelerde, mezar başındaki an da öyle. O sahne benim aklımda hep "olan oldu, hayat devam ediyor" fikrini dile getirecek.


Bu postere sonradan rastladım. Kim hazırlamış bilmiyorum ama illüstrasyon gerçekten başarılı olmuş. Çanak-Süt-Yavru-Ana birleşimi sanki filmin dramını özetliyor.



Hikayenin en başında, henüz Nawal'ın mektubu çocuklarına ilk defa okunurken bir cümle telaffuz edilir:

"Çocukluk insanın boğazına oturan bir yumru gibidir, kolay kolay yutulmaz."

Çok etkileyici, çok güzel.

Çocukluğu savaş alanlarında, aile kavgalarında, imkansızlıklarda, şanssızlıklarda ya da hiç tanımadığı kimselerin ellerinde yumru olup boğazına takılmış kim varsa...
Umarım, bir gün onu boğazından söküp atabilmek için kendi yolunu bulur.




10 Eylül 2012 Pazartesi

Silence Of The Lambs (Kuzuların Sessizliği)


Kuzuların Sessizliği'ni tekrar, takrar ve tekrar izledim. Son tekrarım geçtiğimz günlerdeydi.

Muhteşem bir film. Psikolojik gerilimin insanı alıp götürdüğü, izlerken kendinden bir şeyler katmanın gerekliliğini ortaya koyan, düşündüren ve o sahnede yaşatan cinsten.

Filmde her izleyen Clarice Starling'in gölgesine giriyor, onun gibi düşünmek istiyor. Filmin merkezindeki Dr Hannibal Lecter'ın bakış açısından faydalanmak istiyor.



1991 gösterim tarihli film, cinayet ve farklı komplekslerin birleştiği caniler dünyasına FBI ajanlığı öğrencisi Starling'le göz atıyor.

Filmde Jodie Foster'la bir ajan olmanın gerektirdiği tüm kalifiye özellikler sergileniyor.
İnsanlara yaklaşım, canilere yaklaşım, cinayetin sırlarının çözülmesi ve tehlikeli anlarda ne yapılması gerektiğinin verildiği öğretim izleyici tarafından seçilebiliyor.


Filmin bütün kafa karıştırıcılığı, arada verilen seyahate-resme-müziğe dayalı alt fikirler, gizemler; kurbanlarının etlerini ve derilerini yiyen bir "yamyam" olan Dr Hannibal Lecter üzerinden veriliyor.
Bu durum izleyenin Lecter'ı yalnız bir katil olarak görmesinden ziyade, onun; insanların yalnızca yüzüne, konuşmasına bakarak gizemleri çözmesine ve hayata dair bilebildiği her değişik duruma bir açıklama getirebilmesine hayranlık duyabilmesine sebebiyet veriyor.


Ajan Starling'in "Buffalo Bill" adlı bir cinayetin soruşturmasında yardımcı fikirler alabilmek üzre yakalanmış bir cani olan Dr Lecter'ın hücresine gönderildiği ve onları aynı karede görebildiğimiz ilk anlara gidelim.


Kendinden emin duruşu, taranmış saçları ve düzenli bir şekilde giydiği mahkum tulumuyla Lecter akıl sağlığı son derece yerinde (en azından sohbet düzeyinde) bir mahkum olduğunu göz önünde bulundurmamızı sağlar.

Starling'in güvenini sınadığı ve hatta onu kendi kokusuyla analiz ettiği an çok güzeldi:
"Evyan cilt kremi kullanıyorsun, ve bazen L'Air du Temps sürüyorsun, ama bugün sürmemişsin..."



Zaten hücre duvarına asılmış, bütün detayları akılda tutularak çizilmiş Floransa skeçleri, ileriki sahnelerde ara ara hücresinden dinlediğimiz  klasik eserler, okuduğu kitaplar ve kadınlara dair bilebildiği tüm ince detaylarla Lecter "kafasız ve saplantılı bir cani" rolünden çok, "zevk sahibi ve zevklerini saplantı haline getirmiş" bir cani rolüne daha fazla uyum göstermeyi becerir.

İşlediği tüm suçları da bir anlamda beslenme(!) noktasındaki zevklerine bağlı kalarak işlediğini söylemek mümkündür.
Lecter zevk sahibi ve ne kadar canice olsa dahi zevklerinden geri durabilmeyi başaramayan bir suçludur.

Bu da, en azından benim, ondan iğrenemememi sağlar.

Bu esnada Anthony Hopkins inanılmaz bir oyunculuk sergiler.
Aynı anda hem bu kadar psikopat hem de ölçülü duruşları harikaydı.




Film devam ederken, Buffalo Bill soruşturması da devam eder. Starling Lecter'dan istediği doğrudan tarifi alıp Buffalo Bill'in gerçek kimliğine ve yerine yönlenemez.

Lecter onu söz oyunlarıyla oyalar, penceresiz hücresinden oldukça sıkılmaktadır.

FBI'ın ona ve bildiklerine ihtiyacı olduğunu görünce bu işi karşılıksız yapmamak ister. Farklı bir yerde, farklı bir alanda tutulmak ister. Bu "sıradanlık"tan uzakta olmak ister.



Filmin temposu aranmakta olan katilin yeni cinayetine dair görüntülerle, bulunan delillerde, "FBI students training"lerle asla düşürülmez. İzleyen soruşturmanın tam göbeğine yerleşir.


Bill'in burdan sonraki ilk tutsağı şansına bir senatörün tek kızıdır ve herkes soruşturmaya ilgi duyar. İlgiyi Lecter da paylaşır.

Onun isteklerinin bir kısmı yerine getirilir, hücresinden ayrılıp farklı bir yerde tutsak edilmeye götürülür...

İşbu mekan değiştirme esnasında bir felaket olacağını her izleyen hisseder. Starling'in eski hücresindeki Lecter'la teması esnasında görevlilerin "ona asla kalem, ataç, zımba ulaştırma" uyarısı bir sonraki sahnelerde uyuz gardiyan Chilton'ın Hannibal'a verdiği vaazlardan sonra, bağlı olmasına güvenip tükenmez kalemini başucuna bırakması heyecanı tırmandırır.


Çünkü Hannibal'ın kaleme bakış attığı sahneden sonra kalem artık orada değildir  :)



İstediği olur, yeni havadar hücresine yerleşir. Kitapları ve teybi olur. Zaman zaman Clarice Starling'le konuşup ona dolambaçlı yollardan katilin eşgalini vermeye devam eder.


İki polisin Hannibal Lecter'a yemeğini getirmek için öncesinde onu kelepçeleyip sonra hücresine girdikleri sahnede Hannibal'ın elinde tükenmez kalemin çelik mürekkep tüpünü görür ve olacakları tahmin ederiz.

Lecter yine yapacağını yapar ve polisleri etkisiz hale getirir. O andaki ısırıklarıyla, hücresinde kaldığı 8  sene boyunca "öldürememenin" ona verdiği sıkıcılığı izleriz.



Lecter'ın klasik müziği fonundaki gerinişi yine eski formuna döndüğüne ve asıl maceranın -eğer yakalanmazsa- buradan sonra başlayacağına işaret eder.


Polis kuvvetleri elbette katları kuşatır, damlayan asansör tavanında Lecter'ın olduğunu zanneder.
Asansör tavanı açıldığında ölü bir bedenle karşılaşılır. İzleyici dahil kimse Lecter'ın öldüğüne inanamaz.

Saldırıya uğrayan iki polis memurundan biri hücre parmaklıklarında bir "melek" dekoru ile sergilenmekte, biri yüzü parçalanmış vaziyette ambulans sedyesinde yatmaktadır.


Asansör tavanında Lecter'ın beyaz mahkum kıyafetiyle bulunan cesedin, yüzü parçalanmış şekilde ambulans sedyesinde gitmekte olan ceset olması gerektiği anlaşıldığında iş işten geçmiştir.




Parçalanmış gerçek deri maskesini indiren Hannibal tüm ambulansı ele geçirir ve mahkumiyetine son vererek insanlar arasına karışır.

Bu esnada hedefi Lecter'ın yardımıyla bulduğunu zanneden FBI 400 mil uzaklıktaki olay mahaline gitmeye koyulur. Bütün bunlardan habersiz Starling Lecter'ın kafa kucalayıcı bulmacalarından birini çözerek zanlının ilk katlettiği kadının evine gider. Orada farklı bir isme ulaşır, o isme ait yakınlardaki eve gittiğinde ise Buffalo Bill'in ta kendisine ulaştığına emin olur.


Kurbanların gırtlağından çıkartılan kelebek kozalarının temsil ettiği değişime uygun olarak, Buffalo Bill cinsiyet değiştirmeye çalışan, yalnız yaşamlı ve kurbanlarının derilerini yüzüp kendine elbise yapmaya telaş eden bir "loser"dır.




Ted Levine'ın tüm o kadınsı ve histerik tavırları gerçekten çok güzeldi.


Starling silahına doğrulduğu anda Bill kaçar, ev içerisindeki kovalamacadan sonra zifiri karanlıktaki Bill'den kaynaklanan bir küçük tıkırtıyla Starling hedefi vurmuş, senatörün kızını henüz öldürülmeden kurtarmış olur.


Filmin buradan sonraki kısmı, odada farkında olmadan kaybettiği kalemi sayesinde Hannibal'a özgürlüğünü bahşeden uyuz gardiyan Chilton ve Lecter arasında geçer.




Hannibal artık uzaktadır, Starling'i arayarak yaptığı son görüşmeden sonra gardiyan Chilton'ı haklayacağını gösteren sahne ile film sona erer.


"Silence Of The Lambs"in en güzel yanı elbette Anthony Hopkins ve canlandırdığı karakterdi. Tipik bir cani kimliğinin yanı sıra zekası ve duruşu ona bambaşka bir tavır ekliyordu. Filmin sürükleyiciliğinin yanında Lecter'ın belirdiği her sahnedenn ve yaptığı her konuşmadan çok keyif aldım.

Bundan sonra 2001 yılında çekilmiş olan devam filmi "Hannibal", Starling rolüne Julianne Moore'u getirir ve Hannibal Lecter sevenler için, filmin odağının ona kaydırılması sebebiyle daha doyurucu bir içerik taşır.






8 Eylül 2012 Cumartesi

Hella Good

Çıktığı günden beri zevkle dinlediğim şarkı.
Böyle düşününce komik geliyor, 11 sene önce, 9 yaşlar civarı bu şarkı çalınca zıplamaya başlardım.



7 Eylül 2012 Cuma

Parov Stelar - The Princess


Albümün ilk parçalarını 26 Mayıs 2012'de gerçekleşen Soundgarden'da dinleme şerefine nail oldum.

Parçaların hepsi ayrı ayrı başarılı ama her Parov albümünde olduğu gibi bu sefer de o bir şarkıyı bulup çıkarttım ve şimdi manyaklaşana kadar dinliyorum/dinleyeceğim. Albümün açılış parçası olduğundan mıdır nedir bilmem, en çok o etkiledi beni.

İnsanı geçmişe geleceğe, her yere götürüyor. Her dinleyişimde seyahate çıkıyorum.

Benim tatlı şarkım;
MILLA'S DREAM

Çağan Irmak



Çağan Irmak'tan oldum olası hiç haz etmem.

"Issız Adam"ın patladığı dönemler, "Babam ve Oğlum"lu ağlak günler...

Onun o yarattığı tüm duygusal tablolar, filmlerinin birbirini tekrar eden yapıları, tüm o bayat replikler; ne zaman bir Çağan Irmak filmi izlesem sinemadan soğurum.

Sebebini anlayamadığım bir afyonlu yapısı var filmlerinin. İzlerken insanı bağlıyor, arada yine "uyuz" sahnelere şahit olsan bile sarıyor, film bitince algılayabiliyorsun ancak ne kadar boş bir şey izlediğini.

Bana göre, Çağan Irmak kafasında "insan prototipleri" yaratır, onların ruh yapılarını bir simülasyona karakter yazarmış gibi yazar ve "hata"lar yaratmayı her seferinde unutur.

Ya da hata olarak yansıtmak istediği karakter özellikleri fazla masumanedir. Kısacası hayatın gerçeğindeki kurgusuz yapıyı uygulamaya çalışır ama bunu hiçbir zaman yapamaz.

Çağan Irmak filmleri -birkaçı hariç, topluma yönelik yapıp ciddi kazanç elde etmek için yarattıkları- doğal görünümlü makyaj yapmaya çalışıp doğallıktan çıkan kadın yüzü gibi.

Hele o "45'lik plak koleksiyoneri karakter takıntıları"... İnsanı özenti olacağım korkusuyla 45'lik dinlemekten soğutur.



Bir de filmlerinde, dizilerinde hep aynı oyunculardan beslendiği gerçeği var.

Bu konudaki tutumu nedir, neyi düşünerek bunu yapar bilmiyorum ama; hep aynı ekibin, filmlerine "oturmuş bir sinema değeri" getirmediği aşikar.

Yarattığı dünyalar ekseriyetle "Ege'li kendi halinde masum aile" çerçevesinde döner, azıcık sağ-sol kavgası, azıcık entellektüel yaşlı karakter eklentisi, azıcık çok dolu görünen içi boş ailesel hikayeler; kilit noktada bol bol duygu sömürüsü. Ta daaa! İşte pazar geceleri içinizi ısıtacak bir film :)


Birileri bana sinemanın bu olmadığını hatırlatsın acilen.




5 Eylül 2012 Çarşamba

Blue Valentine (Aşk ve Küller)




Ryan Gosling obsesyonumun beni izlemeye sevkettiği bir başka mükemmel film "Blue Valentine". Filmleri ilk etapta Ryan Gosling için biriktirenler bir yerden sonra "Güzel filmler içinde Ryan olduğu için mi güzeldir, yoksa Ryan hep güzel filmleri seçip mi oynar ?" derler.

Bunun cevabını henüz veremesem de, son zamanlarda obsesyonumun izinden gidip Gosling filmografisi takip etmek bana çok güzel filmler kazandırdı...




Filmin meşhur posteri.

O altta yazan "A LOVE STORY" mi ?

İlk başta güldüm, "Filmdeki ironik durumlar henüz poster üzerindeyken başlamış!" diye, fakat sonra karar veremedim.

Çünkü içerisinde aşk olmayan bir aşk hikayesiydi. Tek farkı, aşkın bulutlar arasında paraşütle süzülen halindense; yerin, yer yüzünün tam ortasına çakılmış halini ele almasıydı.

Hakikaten, aşkın görebileceğimiz en kasvetli halini, en gerçekçi haliyle izledim.


"Dean" tahsili olmayan, ne iş olursa yaparım diyen bir adam. Çok yakışıklı, çok kuvvetli. Fakat ona asıl kimliğini kazandıran özelliği vicdanı. İş, arkadaşlık, kadınlar konusunda inanılmaz bir vicdana sahip. Konu yaşlılar olunca vicdanı acımaya, arkadaşları olunca güvenilirliğe, kadınlar olunca ise "aşk"a dönüşüyor.

Aşk her zaman "her şey"i kapsadığı için, Dean'in kadınlarla ilgili görüşü de "hayata dair her şey" oluveriyor.





Okuyan, entellektüel kız "Cindy". Tartışma ortamının bol olduğu bir aile yapısına sahipken hayatı sorguluyor, gelecekte nasıl bir ebeveyn olacağını merak ediyor. Kalburüstü bir hayat sürdüğü için, yapması gereken tek şey okuluna devam etmek ve hayatın tadını çıkarmak. 





Dean vakitsiz vaktinde romantizm düşleyip, gelecekte bir gün, hamallığını yaptığı tüm kolilerin arasından sıyrılıp yaba elleriyle bir kadını kucaklamayı hayal ederken, Cindy bağlılık yoksunu hareketli ilişkiler sürdürüyor.

Dean aşkı durup dururken hayal ediyor. Cindy faal bir ortamda aşksız ilişkiler arasında "acaba ne zaman aşık olacağım ve bunun farkına varacağım"ın cevabını aramaya çalışıyor.



Bu noktada toplumdaki erkek ve kadın rol modellerinin epey dışına çıkılıyor. Bizim alıştığımız erkek figürü Cindy, kadın figürü Dean olup çıkıyor.

Hikayemize göre ve hatta Dean'in hamal arkadaşları arasında sarf ettiği bir kaç söze de göre:



"Esas romantikler her zaman erkekler. Erkekler muhteşem bir kadınla karşılaştıkları zaman dünyalarını herkese kapatır ve o en bilindik sözü söylerler: Bu kızı kaçırmamalıyım! Erkekler mutluluğu bu anda sezip sıkı sıkı tutarlar. Kadınlar ise mutluluk konusunda tatminsiz, dipsiz birer kuyudurlar. Hayatları boyunca "karşılaştırma" yaparlar. öyle ki sahip oldukları erkekler onlara hiç bir zaman yeterli gelmez, hep daha iyisi var mı diye etrafı kolaçan eder ve gizli gizli "beyaz atlı prens"lerini aramayı asla bırakmazlar."



Dean ve Cindy ilgisiz bir yerde ilgisiz bir şekilde tanışırlar. Dean Cindy'ye tarifsiz bir şekilde aşık olur, Cindy ise en son ilişkisinden (partnerinden) kaynaklı, geleceği belirsiz bir hamilelik başlangıcında olduğu için mutsuz ve kafası karışık bir durumdadır.
Bir yerden sonra bebeğini aldıramayacağını fark eder. Dean'le bu durumu paylaştığında, aşık Dean imdadına yetişir ve onunla aile kurmak istediğini söyler.
Çaresiz durumdaki Cindy teklifi kabul eder.

 Fakat;

Olayın buradan sonraki "fakat"ları çok fazla.
Hikaye hiç bir zaman göründüğü şekilde seyretmiyor çünkü. Cindy aslında "kurtulduğunu" zanneder, fakat asıl kurtarılan Dean'dir.

Hayatta aşık olduğu insanla evlenebilme şansına nazır az insan vardır ve bir şekilde, hayatının bir noktasında Dean bunu başarmış olur.

Geri kalan o kurtarılmaya bağlı minnet duygusu ve Dean'in inanılmaz yakışıklılığıyla Cindy de aşık olduğunu ve aşık evlendiğini zanneder. Fakat bu bir aşk evliliğinden ziyade bir durum evliliğidir ve Cindy çok büyük bir hata yapmış olur. Önünü göremez ya da o vaziyet içerisindeyken görmek dahi istemez.




Elindeki tek kıymetli şey ailesi olan Dean, doğan küçük Frankie'ye inanılmaz bir biçimde bağlanır. Baba ile kız arasındaki en küçük oynaşmalar bile seyirciyi ağlatacak cinsten. Öyle temiz, öyle sevimli...





Fakat birbirine göre olmama durumu Cindy'nin asla peşini bırakmaz.
Film zaten bütünüyle bu "reacher and settler" mevzusuna dayalı.

Hikayedeki uzanan Dean, bırakan Cindy.
Dean uzandıkça mutlu oluyor, ailesinden başka kimseyi gözü görmüyor ama Cindy bıraktıkça huzursuzlaşıyor.

Cindy'nin hedefleri farklı, hayallerini gerçekleştirmek istiyor.

Madden değil ama manen iyi bir refah düzeyinde yaşamak istiyor.

Tartıştıklarında bile Dean'in argümanı o kadar kısıtlı ki, Cindy tartışmanın ortasında olsa dahi ona ancak sinirleri boşalmış bir şekilde kahkaha atarak cevap verebiliyor.


Aralarındaki -Cindy'den kaynaklı- soğukluğu Dean hamleler yaparak savuşturmak istiyor. 1-2 gecelik otel kaçamakları ayarlıyor, Cindy ile yine bir şeyler paylaşmak istiyor fakat Cindy içten içe öğürerek Dean'i geri çeviriyor.


Çünkü o "bu" erkeğe layık değil. Hayatı kızıyla oyun oynamak, meselelere ciddiyetsiz yaklaşmak ve eşiyle sevişmekten ibaret biriyle olmak istemiyor.

Karşısında gerçekten konuştuğu takdirde dinleyebileceği, ona yol gösteren birisi olsun istiyor.




Bir sahnede, Dean Cindy'ye yaklaşır ve onunla birlikte olmak istediğini tavırlarıyla belli eder. Cindy onu geri çevirir. Dean ikinci adımı atıp bir çocuk sahibi olmayı teklif ettiğinde Cindy sessiz kalır.

İşte ölümcül sessizlik.

Gördüğüm ve bilebildiğim kadarıyla, bir kadın çocuk sahibi olmak isteyip istemediğini -eğer eşinden eminse- net bir şekilde bilir. Buna verilen cevap evet ya da hayır olduğu müddetçe bu konu dünya-çocuk-annelik üçgeninde çarpışır. Fakat bu soruya verilen sessizlik yanıtı doğrudan eşe bir saldırı niteliği taşır. Orada mesele aslında dünyaya ve kendi ailesine bir çocuk kazandırıp kazandırmamaktan ziyade "eşle" bir çocuk paylaşmaktır. Nitekim konu eşten bağımsız olduğu sürece herhangi bir kırıcılık ve inciticilik faktörü taşımayacağından o soruya verilecek yanıt bir "hayır çünkü...." ya da "evet çünkü....." kadar basittir.



Filmde bolca flashback var. Umutların başlangıcı ve zamanla umutların soluşu (çoğunlukla Cindy'nin gözünden bakıldığında) o kadar net görünüyor ki.

Gençliğin ve tüm o ışıltının ne kadar ölümlü olduğunu, önünü göremeden verilen kararların ne kadar tahribata yol açtığını apaçık görmemek imkansız oluyor.


Belki de filmin en yıpratıcı anları onlar.


Çünkü izleyen, çiftin "bugünleri çökerken, geçmişlerinin yükselmesini" istemiyor.
Bugünün kasveti bizi alıp götürmüşken, ilişkilerinin o ilk kıvılcımları, evliliğe karar veriş ve içinde mutluluk parıltıları olan her şey, sonu kötü biten hikayeyle endeksleniyor ve anlamını yitiriyor.


İlk bakışta film "evlilik ve durağanlaşma" izlenimi veriyor fakat asıl hayal kırıklığının uyumsuz evlilikten kaynaklandığını görmek pek zaman almıyor.





Bu filmi izlerken bir kaç sahne bana "The Notebook"u hatırlattı.

"Uygunsuzluk bu kadar önemli mi?" dedim kendi kendime. Oysa Notebook ne kadar farklı bir şekilde ilerlemişti. Yine aşık bir düşük sosyokültürel yapı erkeği ve üst sınıf kız vardı, fakat orada daha masalsı bir aşka şahit olmuştuk.

İşte tam olarak bu yüzden "Blue Valentine" , "The Notebook" gibi ağızdan ağıza yayılıp sempatisi arttırılabilecek bir film değil.

Gerçek olmayacağını  bildiğimiz bir masal yüzümüze yüzümüze vuruluyor ve belki inanmamakta direniyoruz bu filmde.

Evliliğin bir duygu patlamasından ziyade, uzun düşünmeler sonucu verilmesi gereken bir karar olduğuna dikkat kesiliyoruz.



"Blue Valentine"da inanılmaz oyunculuklar izledim.
Sanki film sessiz bir film olmuş olsaydı bile Michelle Williams ve Ryan Gosling'in yüzünden bütün replikler dökülecekti.

Film içerisindeki tüm duygular, tüm sahneler inanılmazdı. İlişkilerin, ayrılıkların kasvetli yüzünü gözlemleyebilmek için izlenmesi gereken gerçekçi bir film, "Blue Valentine".