17 Nisan 2013 Çarşamba

Farinelli (1994) - "Lascia Ch'io Pianga"






George Frideric Hændell 'in 1711 yılındaki "Rinaldo" isimli operasından bir arya, "Lascia Ch'io Pianga".

Bu aryayı İtalyan "castrato" opera sanatçısı Farinelli'nin hayatını anlatan aynı isimli filmde dinledim. Filmin etkileyiciliği bir yandan, aryanın kusursuzluğu diğer yandan.

İyi ki izlemişim, herkes izlemeli.


Aryanın notalarında hem huzur hem pişmanlık var. Birazdan Türkçe tercümesini de paylaşacağım ama henüz sözlerini anlamadan dinlemeye başlamışken kolaylıkla fark edilebilen şey, aryanın bir birinden çok farklı duyguları kusursuz bir şekilde harmanlamış olduğu.



Çok sakin, çok ürkek. Bir hayvan ya da bir insan, haykıran varlık her neyse birazdan yakalanacak ve kaderine boyun eğmek durumunda kalacak gibi.

***

Tarihte bu Hændell eserinin gerçek adı Carlo Broschi olan ve sahnede "Farinelli" olarak bilinen bir sanatçı tarafından seslendirildiği dönemi anlatan bir filmden bahsettim. Filmin soundtrack'inde bulunan aryanın yorumu için bir tenor ve iki sopranonun seslerinin kombine edildiğini ve Farinelli'nin yorumunu yakalamaya çalıştıklarını öğrenmiştim.

Dünyaya bu şekilde şarkı söyleyebilen bir insanın gelmiş olması ne kadar mucizevi.


Bir çok yorumu var, bir çok kez sahnelenmiş Rinaldo, fakat hiç bir yorumu filmdekini beğendiğim kadar beğenemedim. Onda başka bir hüzün var sanki.






Bırak beni ağlayayım

Zalim kaderime

Ve hasret kaldığım özgürlüğüme

Ve hasret kaldığım, hasret kaldığım özgürlüğüme!


Bu düello

Izdırabımı çiğniyor

Merhamet diliyorum

Izdıraplarım için

Merhamet diliyorum









 





23 Ocak 2013 Çarşamba

Pass This On



"Knife-Pass This On"u, 2011 İKSV Film Festivali'nde Juliette Binoche'un baş rolde olduğu, pek ahım şahım olmayan "Elles" adlı Fransız filmiyle tanıdım.



--Film bitince geriye şarkısı kalabildiği için, zamanında gerekli bilgilendirmeyi yapan İdil Ateş'e bu alanda "special thanks" bordürü geçiyorum--



Şarkı çok güzel, Karin Dreijer'in İsveç kırığı İngilizce'siyle telaffuzu çok sevimli, melodisi de akılda kalıcı.

Ama bunların yanı sıra sözlerin basitliği, çok sıradan bir hoşlanmanın iki arkadaş arasındaki konuşmaya yansımasını anlatıyor olması; farklı, hoş. Hatta çok sıradan ve çok güzel.




Knife'ın şarkıya çektiği klip ise çok daha enteresan.

Duvarları ahşap kaplı bir odada yaklaşık on kişi önlü arkalı masa-sandalyelere oturuyor.
Bu on kişinin her biri apayrı bir ortamdan kopup gelmiş gibi, oda ise kapalı salon düğünlerini andırıyor.

Ortada bir drag queen şarkıya playback yapıyor. Mikrofon başındaki şehvetli fakat kendi kendine halleri de klipteki anlamsızlıkların yalnız biri.

Masaların üzerindeki yapma çiçekler, uyumsuz ve zoraki.
Bir bekleme odasına konmuş gibi; kimse aslında orada bulunmak istemiyormuş ve çiçekler kimsenin umrunda değilmiş gibi.

Oturan insanlar o kadar sessiz ki, hem şaşkın hem sessiz. Hepsi dünya haritasının birbirine en uzak noktalarından iple gökyüzüne çekilip o odaya bırakılmış gibi.

Odadaki her eşya, insanların üzerindeki her kıyafet, şarkının çaldığı radyo bile demode. Sanki ne eşyalar ne de insanlar, hiç bir şey o anda orada bulunmamalı.

Duvara yaslanan iki Alman lise öğrencisi kılıklı çocuk ? Okuma gözlüklü amca ? Hintli tüccar ? Amerikalı pazarcı kadın ?

Gördüğüm her insana bir karakter yükledim.


Rickard Engfors'un gerçekten çok pis kokulu, rutubetli ve duvarları beyaz fayanslı bir yerde (fayans araları kararmış, kipkirli bir duvarın önünde) playback yapıp aynı şekilde dans ettiğini hayal etmek istedim. Ya da o mavi elbiseyi almadan önce deneyişini ve evine döndüğünde eteğine makasla önden bir pencere açtığını düşündüm.


Görüntüdeki bu anlamsızlık ve hikayesizlik sanırım izleyenin hayal gücüne ihtiyaç duyuyor. Böylesi hep daha çok hoşuma gitmiştir zaten. Bu yüzden ne zaman bu klibi açsam gözlerimi ayırmadan izlemek durumunda kalıyorum, her detay cezbedici geliyor.

Olof Dreijer ve Karin Dreijer'in diğer insanların arasına karışmış şekilde klipte var olmasını sevdim. Olof'un piste doğru atak yaptığı anı da...

Sonunda herkes neden dans ediyor ?




I'm in love with your brother, what's his name? I thought i'd come by, to see him again.



"I wasn't really looking for some more than 
Some company on the dancefloor and
Does he know what i do and 
You'll pass this on, won't you, and ?



9 Ocak 2013 Çarşamba

We Need To Talk About Kevin (Kevin Hakkında Konuşmalıyız)

Uzun bir aradan sonra yine izlediğim filmin etkisinden çıkmaya mahal vermeden bilgisayarı kucakladım, düşünmeye koyuldum. Yazamıyor olmanın verdiği tembelliği belki ancak böyle bir şey kırabilirdi.

Annemin önerisi üzerine enfes bir film izledim. Film beni insanlar ve kişilikler-yetiştirilme tarzları üzerine o kadar düşündürdü ki, hala net değilim, hala belirli şeyleri sorguluyorum.

Oldukça rahatsız edici sahnelerle bezeli, çok rahatsız edici bir hikayeydi. Özellikle kişiyi "aile kurumu" üzerine düşünmeye sevk edişi, uzun süre akıldan çıkmayacak cinstendi.




Lionel Shriver tarafından yazılmış olan Nobel ödüllü romanın 2011 vizyon tarihli filmi. Filmekimi 2011 izleyenleri Tilda Swinton'ın bu duygusuz fakat dokunaklı yüzünü belki hatırlayabilirler.







Eva bir Fransız'dır ve seyahat etmeyi sever. Kendini dünya haritası üzerinde küçücük bir nokta olarak görmekten hoşlanan, özgür ruhlu bir kadındır.





İspanya'nın meşhur domates festivalleri esnasında -asla algılayamayacağım bir biçimde- ahali ile birlikte domates sularını paçalarından akıta akıta eğlenirken buluruz onu.


Bir süre sonra Amerikalı Franklin ile tanışır, aşık olur ve evlenir.


Mutlu evliliklerine kısa sürede bir erkek çocuğu katılır, "Kevin".



Doğduğu günden itibaren gariplikler baş gösterir.
Doğumundan hemen sonra anne kucağında olması gereken bebeği ilk görüşümüz Franklin'in kucağı ve Eva'nın umutsuz bakışları eşliğinde olur. Sanki bir terslik başlamış ve geri döndürülemez bir biçimde onun etrafını sarmış gibi, Eva bundan sonraki uzun yıllar boyu cevabını arayacağı "NEDEN ?" sorusunu kendisine sormaya başlamış gibidir.


Kevin büyüdükçe, yüzünde yaşının kabul edemeyeceği bir kızgınlık, tavırlarında her zaman annesi Eva'ya nişan alınmış bir yok edici/yıkıcı potansiyel gelişir.

Kevin'ın garip ve psikopatça tavırları asla Franklin tarafından anlaşılmaz çünkü çocuk tuhaf bir sinsilikle bütün hıncını annesi ile paylaşırken, izleyenin yapmacık olarak adlandırabileceği bütün "tatlı huylu" hareketlerini babasına ya da doktorlara sergiler.


Kevin büyüdükçe içindeki kötülük de büyür, annesi anlayamaz, baş edemez, ona attığı adımlarda hep kayıp üzerine kayıp yaşar.

Son kaybını yaşadığında işler içinden çıkılmaz bir vaziyet almış ve Eva'nın son 16 yılı, adını koyamadığı bir mutsuzluk, hayal kırıklığı ve yılgınlıkla dolup taşmış olur.



İşte bu film bu şekilde oluşur. Hayatı öz oğlu tarafından sebebi açıklanamayan bir travmaya dönen Eva, bütün kayıplarını yaşadığında döner ve geçmişi irdeler. Bu sayede İspanya Domates Festivali sokaklarından Amerika'ya uzanan bu mutsuz hikaye, Eva'nın irdeleği; "Ben nerede hata yaptım?", "Neden böyle oldu?, "Nasıl oldu?" soruları ve yaklaşık 20 yıllık geçmişe dönüş sahneleriyle, kesitlerden oluşan bir film halini alır.







En başa dönelim.

Henüz doğumunda, bir şeylerin ters gittiğini izleyici zaten fark etmişti. Eva'nın ruhsuz yüzü cocuğunu istemediğini düşündürür bize.


Üstelik Eva'nın çocuğuna karşı takındığı tavır filmin sonuna kadar samimiyetsizlikle hep yan yana sürdürülür. Çocuğun iblisvari hareketleri karşısında şaşkınlığını gizleyemez, ona kendi yaşıtı gibi saygı duyar ve hareketlerini anlamlandırmaya çalışır, asla üzerine varmaz, gelecek olan adımı hep Kevin'dan bekler.



Kevin'ın annesine karşı takındığı tavır, her çocuğun hayatının bir evresinde gösterdiği "iktidar savaşı"dır. Fakat bu savaş çocuk muhtemelen henüz yeterli hormonal düzeye ulaşamamışken ya da herhangi bir travmaya maruz bırakılmamışken niçin baş gösterir bilinmez.


Üstelik yönetmen seyirciye en ufak bir ipucu vermez. Ne bu sonuca Eva'nın sebep olduğunu anlayabilecek keskin bir rahatsızlık ve  isteksizlik görebiliriz; ne de Eva'dan kaynaklanmadığına oy birliğiyle karar verebilecek kadar şafkatli sahneler izleriz.


Filmdeki annenin çocuk üzerine katkısı ancak olması gerektiği kadardır.

Eva sabır göstererek Kevin'ın hırçın tavırlarına karşın hoşgörüsünü sürdürür, tüm annelik görevlerini yerine getirir, fakat buna karşın ona sempatimizi arttıracak hiç bir "gece yatağında ağlama sahnesi" izleyemeyiz. Bu durum hikayeye net bir objektiflik kazandırmakla birlikte izleyenin işini zorlaştırır.


Bu anlamda bir sebep geliştirebilmek adına benim aklıma çok az olasılık geldi.






****

Kevin ile annesinin karşılıklı top oynadıkları sahneyi düşünelim.

Annesi içinde kalan sabrın son kırıntılarıyla Kevin'la arasında bir bağ kurmaya çalışır. Onu doğruluk ve şefkatle yola getirmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Kevin zeki bir çocuktur, annesinin çabasını anlar, ona vermesi gereken karşılığı bilir. Annesinin sonu gelmeyen çabasına karşılık o kötü bakışlarını bir yana bırakmadan bir kereliğine topu annesine karşı yuvarlar fakat asla yinelemez, annesini alaya almaya devam eder:


"Benden ne beklediğini biliyorum, ama senin yalnızca benden bekleneni yaptığım anda beni öpüp sevebileceğin bir koşulda asla istediğini sana vermeyeceğim!"


Kevin'ın tavırlarında bu cümleyi çok fazla hissettim. Gerçekten de Eva her durumda çocuğuna sevgi gösterebilmek için bir sebep, bir iletişim arıyor gibiydi. Onun sevgisini yansıtabilmeye giden yolunda ilk adım hep "Kevin'la iletişime geç, beraber bir şeyler paylaş!" olduğu için asla bir sonraki adım olan "Tamam, şimdi çocuğunu sev." faslına geçemiyor gibiydi.



Film boyunca çoğu sahnede "Şimdi durup dururken, karşılığında hiç bir şey beklemeksizin ve Kevin ona karşı bu kadar hırçın davranıyorken, annesi tutup ona sarılsaydı ne olurdu acaba ?" diye düşündüm.

****


Çocuğun bir travmaya maruz kalmadan bu hırçınlıkları göstermesi her izleyene tuhaf gelir ve film zaten bu cevaplanamayan sorular yüzünden sarsıcı bir özellik kazanıyor.

Fakat, acaba sevgisini doğrudan yollarla paylaşamayan bir anne çocuğunu ilk eline alışından itibaren, ona istenmediği hissini verebilir mi?

Bu davranışlar bir tür, "Ben buradayım, beni önemse ve fark et !" çığlığı olabilir mi ?


****

Sevgisini doğrudan paylaşamadığına nasıl bu kadar emin olabiliriz ?

Bir kaç sahnede duygusallığın suyu çıkartılmadı diye onun çocuğuna hiç bir duygusal yönelim göstermediğini nasıl bilebiliriz ?

****




Kevin akıllı, çevresini gözlemleyebilen bir çocuk olduğunu izleyene gösterir.

Annesiyle başbaşayken tam anlamıyla kendi iç dünyasını yansıtır, daha doğrusu "yansıtabilir".
Çünkü Kevin bir şekilde, bu dünyada onu yalnızca annesinin anlayabileceğine ikna olmuş olduğu için kendini annesine sunabilirken, tüm yapmacıklığını babasının da dahil olduğu "dış dünyaya" gösterebilir.













Bu anlamda annesine duyduğu bağlılığı, bu çapraşık yöntemle gösterdiğini anlayabiliriz.


Çünkü yapmacık iyiliği ve kendini dış dünyaya normalize edebildiği tüm ortalama davranışları, onun annesi dışında kimseyi gerçekten önemsemediğine işaret eder.


Eva bütün bu duygusal dışa vurumun farkındadır fakat ısrarla Kevin'ı kendi yöntemleriyle kazanmak ister. Çünkü Kevin'ın dünyasına girmek ona yanlış yaptığını düşündürür ve o her zaman "doğru anne" normları içerisinde hareket etmek zorunda hisseder.








Her çocuğun hayatının bir evresinde girdiği iktidar savaşının Kevin'ca prensibi, annesini kendi yarattığı mutsuz ve tatminsiz dünyaya çekmektir.

Annesinin ona iyi anne olmasından ziyade, onu inciten bir anne olmasını ister. Tıpkı onun Eva'nın damarına bastığı gibi, annesinin de benzer şekilde kendisinin canını acıtmasını ve bu sayede ortak bir paydada buluşabilmeyi, kendini onunla eşitleyebilmeyi ister.





Eva kendine hakim olamayıp çok sinirlendiği bir anda Kevin'ı omuzlarından tutup fırlatır, bunun sonucunda Kevin kolunu kırar, alçıya alınır, koşa koşa eve girip babasının şaşkın sorusuna "Benim hatamdı yere düştüm ve kırıldı." demekle kalmayıp, annesinin onu yere fırlatmasına sebep olan tuvalet eğitimini bir türlü öğrenemeyişine o gece son verir.


Bu onun açıkça "Bana böyle davran anne, beni incitirsen öğrenebilirim." deme şeklidir.
Eva her ne kadar bunu fark ettiyse de, asla uygulamaz, doğru olanı yapmaya devam eder.











İlerleyen dönemlerde hiç bir şey Eva açısından daha iyiye gitmez, çünkü Kevin saplantılı olduğu dünyasına daha da sıkı bağlanır ve bu sefer annesine kendini kabul ettirebilmek adına yapabileceklerinin alanını daha da genişletir.


Kevin'ın kendi sancılarına bir de ergenlik çağı problemleri eklenir ve Eva bütünüyle çaresiz kalmaya doğru ilerler.

Bu esnada yetiştirdiği küçük kızı Celia, Kevin'dan yaklaşık 8-9 yaş küçük olmakla birlikte son derece normal bir çocukluk sürdürür.


Celia, Eva'nın hayatında bir şeyleri doğru yaptığının ve esasında normal şartlarda sevecen, duygulu, düzgün bir çocuk da yetiştirebileceğinin göstergesidir.


Küçük kızı her ne kadar sahip olmayı dileyebileceği tek çocuğu olsa da Kevin'ın peşini asla bırakmaz.


Fakat bu esnada Kevin'a yine kendi yöntemleriyle gösterdiği her türlü yaklaşım, çok bilmiş oğluna sıradan ve boş gelip onu daha uzağa savuşturmaktan ibaret kalır.







Kevin 16. yaşına basmak üzereyken kurduğu büyük planı gerçekleştirir.
İnternetten sipariş ettiği kalın kilitlerle lise kapılarını kilitler, en büyük hobisi olan okçuluk becerisiyle okul arkadaşlarının bir çoğunu öldürür.

Polis nihayet kilitleri kırıp kapıyı açabildiğinde Kevin yapacaklarını tamamlamış, dünyaya sunabileceği şovunu bitirmiştir bile.


Bunun yanı sıra, doğduğu ilk günden beri annesine yaşatabileceği rahatsızlıklardan en büyüğünü o gün gerçekleştirir.


Annesi eve geldiğinde eşi Franklin ve kızı Celia'yı vücutlarına ok saplanmış bir biçimde, ölü bir şekilde bahçesinde bulur.



İşte bu kadar.

Kevin planını gerçekleştirmiş olarak, hayattaki en kuvvetli psikopatik bağına, annesine ve kendini o vakte kadar gizlemiş olduğu dış dünyasına müthiş bir veda şovu hazırlamış olur.






Şimdi bu kadar kayıptan sonra, annesini artık kendi dünyasına hapsedebildiğini, artık ona kendisinden başka kimseyi bırakmadığını düşünür.

İzleyenin ise tek beklentisi Eva'nın artık hiç bir bağının kalmadığı şehirden uzaklaşıp yeni bir hayata başlamasıdır.





Fakat Eva her an okul katliamında ölen bir çocuğun annesiyle karşılaşabildiği, Kevin'dan ötürü ona pislik gibi davranıldığı o mahalleden uzaklaşamaz. Çünkü Kevin oradayken o mahalle onun için henüz bitmemiş, kafasındaki soruları yanıtlayamamıştır.


Son sahneye kadar...





****

Filmin son sahnesi ve kesitlerin, geçmişe dönmelerin Eva'nın zihninde bitirilerek artık bir sonuca ulaştırılma anı, Kevin'ın 16 yıllık yaşamı boyunca niçin annesine bu şekilde davrandığına bir açıklık getirmez.

Fakat Eva'nın belirli aralıklarla yaptığı hapishane ziyaretlerinden olan bu sonuncu görüşme o ana kadar hiç görmediği bir tablo sunar izleyene.





Kevin, annesinden görmeyi çok kere dilediği şiddetle hapishanede karşılaşır.

Yeterince fiziksel acı çekmiş olacak ki, yaptıklarını sorgulamaya başlar.

Filmin son görüş sahnesinde, annesi sonunda "Neden yaptın ?" der.

Kevin bu soruyu, şu ana kadar hiç yansıtmadığı şekilde, sıradan bir insan gibi cevaplar.

"Önceleri bildiğimi sanıyordum ama artık o kadar emin değilim."


Bu cümleden sonra Eva kalkar ve Kevin'a sarılır.


Bu son sahneyle Eva Kevin'ı kazanmış olur, ya da kazanmamıştır fakat yalnızca Kevin ona bir adım atabilmiştir, bilinmez.

****


112 dakika boyunca koltukta gerim gerim gerilmenin sonunda bu son sahne izleyene büyük bir umut aşılar.

Doğru ya da yanlış, her ne olursa olsun, bir şekilde Kevin kendi dünyasına hapsolmaktan kurtulabileceğine dair bir işaret vermiş olur.

****




İşte böyle hiç bir klişeye girmeyen, sinemanın diğer "Problem Child"larıyla hiç bir örtüşme göstermeyen bir karakteri daha bünyemize almış oluruz.

Her şeyden önce farklı bir psikolojiyle tanışmak bana çok iyi geldi, film boyunca ne kadar umutsuzca Kevin'ın babaannemin oğlu olmasını ve gösterdiği ilk şımarma(!) ile dayağı yemesini dilemiş olsam da, Annelik adına Eva'dan bir şeyler görebildiğime eminim.



Yüklü bir gerilime ve verdiği mutsuzlukla karışık rahatsızlığa tahammül göstermek şartıyla, değişik dünyalara dair bir şeyler görmeyi dileyen herkes bu filmi izlemeli.




28 Ekim 2012 Pazar

She's Madonna



Kıyıda köşede kalmış bir şarkı geldi aklıma, çıktığı günlerde hipnotize olup dinlerdim.
"Drag Queen"lerden, yüzlerdeki o duygusal yoğunluk ve irrite edicilik sebebiyle her zaman çok fazla etkilenmişimdir.

Drag queen kavramı zaten enteresan; cinsel tercihleri çoğunlukla "straight" olan, gece kulüplerinde abartılı kostümlerle "travesti"liğin karikatürize edildiği bir rol.

Esas amaç bunu eleştirmek mi yoksa yüceltmek mi, ben henüz anlayamadım. Ama belirgin olan bir şey varsa toplumsal yapıda "iğrenilen şeye ilgi duymak" meselesi drag queen'leri izleyicilere çekici kılar.


Ben şahsen klipteki Robbie Williams'ı da beğendim; yüz ifadeleri, hareketleri bana çok gerçekçi geldi. Klipte oynaması da bambaşka bir şey zaten. Robbie Williams'ın eli her yere uzanan cürreti beni yine yine ve yine etkiliyor.

Şarkı 2007 senesinde çıkmış, "Pet Shop Boys" katkısı sonnn derece güzel olmuş:


12 Ekim 2012 Cuma

The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli)





İşte "O" film!

IMDB Top 250'de çok reyting ve çok oyla birinci sırada gelen o film.

Adı telaffuz edildiğinden beri dinmeyen "Ya olur mu, o film nasıl birinci olur, o varken şu varken bu varken rerörörörörö...."   leri bir kenara bırakırsak;

Güzel oyunculuklu, güzel kadrolu, güzel sahneli, güzel yönetmenli, güzel görüntülü, güzel hikayeli bir filmi rafa kaldırdığımız için sevinçli olabiliriz.


Film Top 250'nin birincisi olmaya layık mı ?
Bu çok değişken bir durum ve esasında saçma bir soru. Yani herkesin "bir" adet gönül birincisi filmi vardır. O "bir" adet film, top 250 sıralamasında "bir adet oy"a tekabül eder. O oylar toplana toplana Redemption'ı birinci ilan etmişse, bunu hak etmiş olmadığını düşünmek biraz anlamsız.


Neyse gelelim filme.





Ne kadar güzeldi ya.
Gerçekten.

Ne kadar güzel, bir o kadar da sıradan, bir kurguyu hikaye içerisindeki "yan beslemeler"le akıcı bir şekilde izledik!

142 dakika, kolay mı ? 142 dakikayı pişmanlık yaşatmadan hayattan çalabilen nadide filmlerden bana kalırsa, The Shawshank Redemption.





Bu akıcılığın ve izleyen üzerinde kalan "duygusal hafifliğin" temelinde filmin ironisi yatar.
Film ağır bir dramdan, acıdan ve düşkünlükten doğrulup anlatılmaya başlandığı hikayesini, izleyenin omzuna yük olmadan aktarır.
Öyle ki, film hikayesini anlatmaz bile, film izleyenle konuşur; izleyen cevaben "Aa, öyle mi ?" der ve yönetmenin meramını öğrenir.





Hapishane yaşamı, zor koşullar, beklenmeyen tehlikeler, tecavüzler, rüşvetler, faili meçhul cinayetler ve bana göre en fenası "bir insanı çift müebbet hapse çarptıracak denli büyük bir YANLIŞ ANLAMA" demir bir leblebi olarak boğaza oturmaz, su gibi kayar gider.

Üstelik benim gibi gözlerinde bir damla yaş belirmeden en acıklı filmleri izleyebilen dram manyakları için bu filmin hikayesinden başlı başına 5 deli film çıkardı.

Bir tanesine hapishane yaşamı, bir tanesine beklenmeyen tehlikeler, bir tanesine yanlış anlaşılmalar bir tanesine tecavüz ve mağduriyet... Ağır çekimde, kasvetli yoğunlukta bir ton senaryo...


Fakat film çok sayıda ayrı olayı-karakteri tempoyu düşürmemede kullanmayı başarmışken vermek istediği tüm mesajları aheste aheste verebilir.


Çünkü en önemlisi;

Bu film "akıllı" bir filmdir.

Neden mi ?




Hapishane düzeninin çapraşıklığından, başına buyruk gardiyan krallardan ve nice olumsuz sosyal durumdan bahseder; dikkatleri çeker fakat bir an bile olsun hırçınlaşmaz.

**
Azınlığın takdirine layık filmlere saygım çok fazla, sevgim ondan da çok; fakat yıpratıcılığı ve "asi"liğiyle başımı döndürüp mihenk taşlarım olabilmiş filmleri tenzih ederim; bu film onlardan apayrı bir kategoride (daha iyi/daha kötü tartışılır) apayrı bir değere sahip.
**


Çünkü bu film içerdiği ağır duygulara rağmen, sinemalarda yasaklanmaz, ayakta alkışlanır.

Çünkü bu film vermek istediği mesajları çirkinleşmeden, dozajı aşmadan usturubuyla verip veriştirir.

O sizin yüzünüze hatalarınızı bağırıp çağırmadan fısıldayarak sizi yola getiren tatlı arkadaşınız oluverir.

Film makarasıyla üç kuruşluk hırsların ve azılı yönetmenlerin gazabına uğramaz, ince ince çekilir, ince ince işlenip insanlığa sunulur.

Sonunda söylediğim gibi, ayakta alkışlanır.





Filmin o hafif aksanı asla duygusal tarafa geçemez. Tam tersine, "hırçın" filmlerden alışık olduğumuz üzre düşünceler izleyenin gözüne gözüne sokulmaz. Çok sonradan anlarsınız ne kadar düşünmeniz gerektiğini ve "derin ve lacivert Pasifik Okyanusu'nun derinliğini".




Hapishane duvarına asılan aktris posterlerine ne çabuk kanmıştık.
Bizim için Andy Dufresne yalnızca Rita Hayworth'ü ya da Marilyn Monroe'yu duvarına poster halinde asılı tutmayı istemişti, kafasını dağıtmak için.

Fakat mahkum arkadaşların izlediği o filmdeki gibi, bu filmin de baş rol oyuncusu Rita'ydı. Rita, Raquel ve arkasındaki kocaman delik :)




VE
Andy'nin arkadaşlarına ısmarladığı biraların içildiği anlar,
VE
Red-Andy dostluğu,
VE
Andy'nin kafayı yemek bir yana dursun, hapishane yaşamını iradesi ve gücüyle artıya çevirdiği sahneler...

Film tatlı tatlı duygu patlamalarından oluşuyor.



Değinmek istediğim bir diğer şey de filmin adı.

"Esaretin Bedeli"ni derhal unutup siliyorum kafamdan!
 (O nasıl bir çeviri?)


The Shawshank "Redemption": kurtarılmak, dönüştürülmek;

Haneye bir artı olarak yazılmak, dezavantajların avantaja dönüşmesi, şansın dönmesi; her şeyin yerli yerine oturması, hayatın anlamlanması...



Redemption = Andy'nin yaşadığı her şey.



Andy sıradan bir eş ve banker olarak düştüğü amansız durumdan iradesi ve planlılığı sayesinde dimdik ayaklanmayı bilir. Onun gücü, atlattığı pek çok badireden sonra, ona saygınlık-rahat bir hapishane hayatı olarak geri döner. Elbette planlarını yapar, bambaşka bir şehirde bambaşka birine dönüşmesini sağlayan basamakları sessiz sedasız Shawshank'ta tırmanmaya başlar.








Her şey hapishane ortamının en kurtarıcı alanı, kütüphanede başladı. Andy güruhun bilgilisi oldu ve bu farklılığıyla bir yerlere gelmeye başladı.

Filmin kurtuluşu "bilgi"deydi.

Andy kanalizasyon boruları arasında sürünerek özgürlüğünü ellerinin arasına aldı.
Sonra yağan yağmurun altında pür-i pak oluncaya kadar haykırdı; "yeni doğmuş bir bebek gibi, çığlığını atarak yeni yaşamına başladı".










Çok güzel, çok değerli.

İzlenmesi yeterli gelmeyen; "sonuna kadar anlaşılması, her küçük taşın altından bir anlam çıkarılması" gereken tatlı-sert bir film.






25 Eylül 2012 Salı

Drive Soundtrack





Drive adlı muhteşem filmin en az kendi kadar muhteşem bir de albümü var. 
Filmin soundtrack'lerinden oluşan albümün tamamı elektronic-pop parçalardan oluşuyor.

Filmin etkisi zaten insanın üzerinden henüz çekilmemişken, duyulan mükemmel sound'ların insanı daha sonra albümünü dinlemeye yöneltmesi bütün sahneleri kare kare ölümsüz kılıyor.


Albümü oluşturan parçalar:


1) Kavinsky & Lovefoxxx - Nightcall


Bu parça sanırım içlerinde en efsane olanlardan biri. Uzun zamandır takipçileri varmış fakat ben film sayesinde keşfettim. Filmin yapısına, oyuncunun gerçekten de bir "arama" yaptığı sahneye cuk oturmuştu ayrıca.

İnanılmaz şeyler hissediyor insan; 

I'm giving you a nightcall to tell you how i feel
I want to drive you through the night, down the hills
....

There's something inside you
It's hard to explain
They're talking about you, boy
But you're still the same
...


2) Desire - Under Your Spell



Diğer inanılmaz parça da Desire'dan.

Filmdeki versiyonda 3 cümle dönüp dolaşıyor, vocal o kadar naif bir sese sahip ki insanı alıp götürüyor.

I don't eat
I don't sleep
I do nothing but think of you


Herkesin işte tam olarak bu "3 cümleden ibaret" hissettiği günleri vardır ya, işte o anlara geri dönmek, o duygulardan çıkmamak için şarkıyı da geriye, geriye ve geriye sarası geliyor insanın.



22 Eylül 2012 Cumartesi

Neredesin Firuze ?

Son zamanlarda(!) çekilmiş en güzel, en duygulu, en keyifli film.
Nerdesin Firuze'nin yeri benim için bambaşka. Hem yurdum manzaralarını hem yurdum insanlarını temel alarak oluşturulmuş kaliteli bir "melodram".

Kendine has çekim teknikleriyle oluşturulmuş birbirini takip eden sahneleri, geçişleri, renkleri; her daim favorilerim Haluk Bilginer-Cem Özer başta olmak üzre yetenekli oyuncu kadrosu...


Film gösterime girdiği günden bu yana çokça eleştirilmiş. Yönetmen Ezel Akay'ın reklamcılıktan gelen geçmişinin filmin "hikayesini" anlatmakta yeterli olamadığından, senarist Levent Kazak ile uyuşamadığından dem vurulmuş. Nitekim hikaye oldukça klasik, "Unkapanı Masalı" deniyor ya, "Abuzer Kadayıf"lar şunlar bunlar; bir çeşit keşfedilmeyi bekleyen cevher öyküsü.

Fakat dikkatimi çeken bir nokta var; filmin görselliğine, karakterlerin "janjanlı takımlarla" karakterize edildiği hallerine kimse dokunamıyor. Bir izleyen olarak beni tutan da buydu zaten.

Bana kalırsa filmin esas esprisi o bahsettiğim ve bahsedeceğim renkli yapısıyla tempoyu düşürmeye olanak vermeyen hali. Birbirinden kopuk hikayelerin yine aynı karakteristik yöntemlerle bir araya getirilişini ben de başarılı buldum.

Bir de kendimi bildim bileli küçük insanların büyük dünyalarını aktaran hikayeleri hep ilgiyle dinlemiş/izlemişimdir. Filmin vasat insan grubu, sürdükleri hayat ve verdikleri şakayla karışık tüm mücadele bana başka başka hayatları; şöhret uğrunda savrulanları ve "hayatı başka taraflardan yaşayanları" çağrıştırır.

"Neredesin Firuze ?" bu yüzden eşsiz ve bu yüzden "sevenleri" için 2004'ten beri unutulmaz bir yerde...



Gelelim filme.


"Umut Müzik A.Ş." Unkapanı Plakçılar Çarşısı'nın bir yerlerinde, borçlarıyla, sıkıntılarıyla, harala gürele var olma savaşı sürdürür. İşbu sıkıntılar esnasında borçlandıkları mafya vari kimseler asla peşlerini bırakmaz.

Umut Müzik adlı çakma A.Ş. derken yapımcı kisvesi altında Haluk Bilginer, Cem Özer, Ruhi Sarı'dan bahsediyorum.




Ragıp Savaş Umut Müzik'in şimdilik starıdır fakat yeterli gelmez. Yeni bir yetenekle parlamak uğruna Almanya'da düğünlerde ortaya çıkan "Ferhat"ı (Özcan Deniz) yanlarına alırlar.





Filme rengini katan bir diğer star da Ata Demirer.
Zaten müzikal bir geçmişi olduğu için Mr Gürtop rolünün altından başarıyla kalkar ve güldüren sahneler Ata Demirer'le başlar.






Filmin klasikleşmiş kurgusunu kıran mistik öge Demet Akbağ'ın canlandırdığı esas kadın, "Firuze" karakteri. Firuze karakteri ekrana girdikten sonra hikayeyi bir bilinmezliğe doğru çeker. Nereden geldiği bilinmeyen zengin kadın, televizyonda gördüğü Ferhat'a aşık olur, ondan etkilenir ve yardım elini uzatacağını söyler.



Hem filmin başında hem de arada sırada ettiği filozof vari sözleriyle Firuze mistik karakterini pekiştirir.


Daha sonra karakterler kendi içinde sınıflanmaya başlar. Film boyunca kösele ayakkabılarından, iç fanilalarına kadar frapan renklerde takımlarla boy gösteren ana isimler renkleri gibi kişilikleriyle de başka başka karakterler üstlenirler.

Komik gelecek ama bana bu anlamda alaturka versiyon "Rezarvuar Köpekleri"ni çağrıştırmadılar değil.

Hesaplayan adam Sinan Özer, keyfine düşkün Haluk Bilginer, görev adamı Ruhi Sarı ve içli türkücü Ragıp Savaş filmde ayrı ayrı güzel hareketler oluştururlar.



Ferhat'ın sanat dünyasına kazandırılma çabaları, Firuze'nin filmin sonlarına doğru açıklığa kavuşan esrarengizliği, "topuktan vuran" mafya ordusunun klişeyi bozan komik halleri filme dinamizm getirir.




Topuktan vurmak için alacaklılarından "mermi başı 3'er lira" alan tetikçi Ezel Akay epey güldürmüştü.



Filme bir başka tat katan ufak karakter de dindar ev sahibi Hamdi Alkan'dı.



Sonlara doğru gerçekleşen düğün sahnesinde Miniatürk gibi dizi dizi yapılmış İstanbul'un tarihi eserlerinden oluşan düğün pastalarından, düğünün dağılmaya ve pastaların havaya saçılmaya başladığı anlarda, camileri toparlayıp "günahtır günahtır!" diye kaçırmasını unutamıyorum.


Filmin bir başka özel yanı da binbir türlü Türk müzisyenin kattığı müzikal havaydı.
Film için bir çok şarkı yeniden düzenlenmiş, ayrı ayrı sanatçılar tarafından seslendirilmişti.


İşte onlardan bazıları:

İçlerinde en önemlisi Özcan Deniz'in "Cahildim" yorumu olmalı. Parça dinleyenin tarzına uysa da uymasa da, bu yurdun insanı olmaktan mıdır nedir, insanı çok etkiliyor. Bir yandan şarkı seslendirilirken bir yandan da Haluk Bilginer'in serzenişlerini izlemek çok güzeldi:



Kara Sevda'nın Özlem Tekin'ce Karadenizli yorumu:




Beni Affet:




Ve tabii ki filmin esas şarkısı, esas beşlinin unutulmaz performansıyla:



Yani demem o ki, filmin "alaturka ruh esprisi" izleyeni bir yerden sonra bütünüyle içine alıyor.



Film ayrı bir kaç finale sahip. Bir intihar girişimi, Firuze'nin eşgalinin ortaya çıkışı ve Vatoz A.Ş. adı altında beşlinin silkelenip tekrardan canlanıp müzik ve film piyasasını ele geçirişi.

Masal bu ya, sonunda her şey izleyenin yüzünü güldürecek cinsten efsanevi şekilde yerli yerine oturuyor ve beşli voleyi vurmuş oluyor.


Sonuç olarak film insanı ciddi anlamda güldürebilecek, vaktini inanılmaz bir keyfe ve görsel şölene çevirebilecek güçte. Hatta kurgusu biraz daha iyi organize edilip perdeye aktarılabilseydi çoğu kıstaslamada bir "kült"e dönüşebilirdi bana kalırsa.

Paket kağıdı giysili karakterleriyle, film boyunca ardı kesilmeyen ince esprileri ve göndermeleriyle "Neredesin Firuze" söylediğim gibi eşsiz nitelikte.



Hala izlemeyenlerin derhal izlemesi, izleyip az da olsa keyif alanların tekrarlayarak filmden farklı tatlar alması ve eğlenceli oyunculuklara şahit olması önemle tavsiye edilir :)